1 Aralık 2016 Perşembe

Yalan ve Yalancılar Üzerine

         
                                  

  Yalan, doğruyu çarpıtma, gerçeklerin aksini iddia etme, doğruyu söylememe. Yalanı tarif etmem gerekirse bunu, insanlık tarihinin başladığından beri kendini ortaya koyan gerek hayat kurtaran gerekse hayatı bir anda yok eden sihirli sözcükler olarak ifade edebilirim. Sihirli sözcüklerdir çünkü sihri kullanmayı bilenler harikalar yaratabilir ancak bunu beceremeyenler ise ellerinde olanları bile kaybeder ve mahvolabilir. İşte yalan da tam olarak budur. Profesiyonel bir şekilde yalan söyleyebilenler toplumun algısıyla oynayıp büyük servetlere, asla haketmediği itibarlara sahip olabilirler.
    
  Yalan söylemek, daha doğrusu başarılı bir şekilde yalan söylemek zeka ile doğru orantılı denebilir. Bir proje gibidir aslında gerçekten profesiyonel bir şekilde yalan söylemek bir inşaat mühendisinin projesine benzer tüm detayları öylesine ayrıntılı hesaplamalıdır ki bina çökmesin. Önemli bir yalanı söylemeye hazırlanan kişi de bir inşaat mühendisi titizliğinde yalanını hazırlamalıdır.  Her bir detayı  çok iyi hazırlamalıdır anlık bile olsa kişi kendi yalanına inanırsa eğer bu aslında yalanın neredeyse kusursuz olduğu anlamına gelebilir.
    
  Söz konusu önemli durumlarda yalanı profesiyonel hale getirmenin temelinde bir yalan ne kadar kompleks bir yapıya sahipse inandırıcılığı o kadar kuvvetli olabilir. Basit, özensiz ve sorular karşında alternatif yolları ve cevapları olmayan yalanlar kişiyi ele vermeye mahkumdur. Temelinde kompleks yapıyla doğru orantılı olan  güçlü yalanlar, yalanı söyleyenleri bir noktada zeki olduğunu gösterir


  
  Böylesi yalanların oluşumunun altında yalan söylemeye başlayan kişinin yetiştiği ortam ve hırsların olduğu gerçekler arasındadır. Bir hastalık olan mitomani haricinde  gelişen yalan söyleme gereksinimi ailenin baskıcı tutumu, kişinin yaşam tarzının önyargılı toplum tarafından sürekli eleştirilerin olması, kişinin beşeri ilişkilerinde fikirlerine saygı gösterilmemesi ve haklı yönlerinin görülmemesi yer alıyor. Tüm bunlar kişiyi yalan söylemeye teşvik etmektedir. Yalan söyleyen bireyler zamanla bu yalanlar silsilesin içinde kaybolabilmektedir. Zekice yalan söyleyenler ise yalan ve gerçek hayat kesişiminden etkilenmezler. Yalan girdabından çıkamayalar ise kendini  topluma kanıtlamaya çalışayım derken iyice dibe batmaktadır.

  
  Bu yüzden iyi sihirbazlar yaptıkları illüzyon gösterileri ile kafaları karıştırarak manipülasyonu başarabilmektedir tıpkı iyi derece kurgulanmış yalanları söyleyen yalancıların manipüle çalışmaları gibi.

7 Kasım 2016 Pazartesi

Bataklıktaki Umut

 


   Üniversite mezuniyetimden bu yana iki sene geçti. Üniversite öğrenimim sürecinde liseden daha başarılı olduğum açıkça ortadaydı. Mesleğimin eğitimini severek, şevkle aldım. İlerideki yaşamım boyunca mesleğimde başarılı olabileceğime inanıyordum. Ancak üniversite eğimimi bitirdikten sonra Türkiye'de mesleğimi onuru ile yapabilmek çok ama çok zor bir hale geldi. Dalgalı siyasi olaylar ve halkın mesleğime bakış açısı benim mesleğimi yapabileceğim doğrultusundaki fikirlerimi git gide azaltıyordu. Açıkça konuşmak gerekirse Türkiye'den güç geçtikçe sıkılmaya ve ülkemi sevmemeye başladım. Hatta çoğu konuda nefret bile ediyorum. Yaşam şartlarının gün geçtikçe zorlaştığı ve diktatör vari bir yönetimin bulunduğu bir ülke pek de sevilesi olmuyor.
  
  Bu can sıkıcı durumun gün geçtikçe şiddetini arttırması benim günlük hayattaki tepkilerime de inanılmaz bir şekilde yansıyor. Ailemin bana bu günlerde fevri hareketlerimin olduğunu sık sık söylemesi bu konuyu kanıtlar nitelikte. Evet onurlu bir şekilde mesleğimi yapamamak, dört bin üç yüz otuz Türk Lirası olan yoksulluk sınırını geçememek, fikirlerin özgür bir şekilde ifade edilememesi bu ülkeden nefret etmemesi sağladı.

  Her gün aklımda nasıl bu bataklıktan çıkarım düşüncesi bir sıçan gibi beynimi kemirmekte. Hayallerimi süsleyen ülkede hayallerimin mesleğini yapmak istiyorum. Açıkçası bunu bir şanssızlık olarak nitelendiriyorum. İki yüz bin yıl önce ortaya çıkan ardından elli bin yıl önce ise  modern davranışlarına kavuşan insanlık çağının bu içinden çıkılmaz gün geçtikçe bataklığı daha da artan haksızlıklar ülkesinde yaşamak çok büyük bir şanssızlık. Artık bardağın dolu tarafını bakmaktan ziyade nereden bakarsam bakayım bardağın dolu olduğunu görmek istiyorum.

  Gün geçtikçe hayatta güzel şeyleri de görebileceğim umudum yitip gitmekte. Tabi ki halime şükretmemi söyleyenler de var onlara şu soruyu sormak istiyorum; gözlerimizi şükür bandıyla bağlatıp diğerlerinin hak yemesin ne olacak ? Tabi ki bu sorumun cevabını ahirette karşılığını bulacaklarını, hak yiyenlerin asla affedilmeyeceği olarak alacam. Tabi ki bundan da tatmin olmuyorum... Neden bu dünya da değil, neden şükür bandını çıkarıp hakettiğimizi almıyoruz ?  Bunu Tanrının bir sınavı olarak görenlere Tanrının bizlerle bu aralar ilgilenmediğini söylemek istiyorum. Tabi İslamcı, gerici bir zihniyetin yuvalandığı bir ülkede bunu söylemek çok kolay değil önünde sonunda bir şekilde başımıza bir iş gelebilir.

  Geçtiğimiz günlerde sosyal paylaşım sitelerinde gördüğüm ancak doğruluğundan her zamanki gibi emin olamadığım bir paylaşım gördüm. On beş ila on yedi yaşlarında olan gençlerin depresyona girdiklerini yazan küçük bir paylaşımdı. Bunun üzerinde durup biraz düşünürsek eğer olabilme ihtimali yüksekti. Neden böylesi bir bataklıkta depresyona girmesinler ki ?


  Git gide küçülen rüzgarda dala tutunmaya çalışan yarısı kurumuş bir yaprak gibi savrulup duran umudumu yaşatmak istiyorum. Avuçlarımda sımsıkı tuttuğum, azalan umudumu korumak  istiyorum. Ancak çelişkilerle dolu dünyamda emin olduğum bir şey var ki hayallerimi hayallerimin ülkesinden başka bir yerde kolay kolay  gerçekleştiremeyeceğimdi.

31 Ekim 2016 Pazartesi

Kabil'in Çocukları


Son beş gündür her gün uyandığım saatten daha erken kalktım ailece işlettiğimiz dükkanı açmaya gidiyordum. Hava soğuktu üzerime kalın bir şeyler aldım ve sigaramı yakıp beni dükkanımıza götürecek olan minibüsü beklemeye koyuldum. Gözlerim hala istemsiz olarak onun yeni taşınacağı binanın katına bakıyordu. Tesadüftü ya yeni aldıkları ev bizim yeni taşındığımız sitenin hemen karşısına taşınacaklardı. Gerçi dairelerin teslim tarihine yaklaşık 1 veya 2 ay vardı olsun sonuçta onun o daire gelecek olması ve hala inşaat olan binalarına ve bize doğru bakan dairelerine bakmak beni heyecanlandırırdı. Evet heyecanlandırırdı. Yüzüme defalarca “istemiyorum” nidaları sanırım ben de büyük etki yarattı. Sanırım ona olan inancım yitip gidiyordu. Onun sevgisini ve onu yaklaşık altı yüz yıl yaşayan ladin ağaçları gibi görmek benim en büyük hatamdı sanırım. Çok bilindik bir söz vardır belki tam olarak bu duruma uymayabilir ama insanoğlu çiğ süt emmiştir. Aslında bu söze biraz kafa yorarsak bunu tüm olağan olumsuzluklara ve benim bu durumum ile bağdaştırılabilir.
  
  Tabi bu duygu savaşından yenilgi ile ayrılsam da kendime geç de olsa çıkardığım dersler var. Şimdilerde önemli olan bu öğrendiklerimi nasıl uygulayacağımdı. Elbette uygulamam gerekirdi.

  Uygulayamamaktan kokmuyor değilim.

  Eğer mazoşist biri insan değilsem bu öğrendiklerimi devreye sokmam gerekiyordu. Bildiğim kadarıyla ben mazoşist değilim.  Bu öğrendiklerim elbet kimilerine göre acımasız gelebilir. Beni eleştireceklerdir, kızacaklardır. Ancak artık tüm bunlar ve insanların duyguları benim için çok da önemli olmamaya başladı. Eğer bunun adı kötü bir insan olmaksa eğer ben kötü bir insan olabilirim. Elbette bu biraz zaman alabilir. Ancak kötülerin kazandığı bir dünyada yaşamanın birinci kuralı kötü olmaktan geçiyor bu kadar basit. Benimde yapmam gerek yeterince kötü olmamdı. Hak etmeyenler ise kendilerini ispatlayana kadar onlar benim için “insan” statüsündedir. Yıkıcı, yakıcı, nankör, acımasız ve adi yaratıklar olarak kalacaklardır. Kabil’in tufandan kurtulan çocukları gibi… Çünkü insanlar artık gerçektende. “Hepiniz aynısınız” genellemelesi buraya cuk diye oturuyor. Açıkcası bu hoşuma gitti.


Son beş gündür uyandığım saatten ve ruh halinden farklı uyandım. Çünkü bunları onlar istedi...

29 Ekim 2016 Cumartesi

Her Ayrılık Bir Derstir


  Sabah üst komşumun olağan gürültüleri ile yeni bir güne başladım. Aslında üst komşularım sürekli bunu yapıyor evde bitmek bilmez bir eşya indirip kaldırma işleri var sanki ve küçük bir çocuğun ayak sesleri. Dün geceden kalan bir huzursuzluk yerini bu sabaha bırakacağı aklıma gelmemişti. Kız arkadaşımın beni haksız yere yargılamalarının ayrılığa doğru  seri bir şekilde gideceğini düşünüyordum ancak bunun hemen o gün içinde olabileceği aklıma gelmemişti.
  Aslında işin temelinde benim her zaman yaptığım gibi insanlara gereğinden fazla değer vermemin sonuçlarına katlanıyor olmam yatıyordu. Her gün yaptığım gibi ailece işlettiğimiz dükkanımıza gidiyordum. Sevgilimin ayrılık konuşmasından hemen önce beraber gideceğimiz partiye gelmeyeceğini söyledi ve kırıldığını ifade etti. Ben minibüsten indikten sonra onu aradım ve durumun daha iyi olacağını söyledim. Onun sözlerinde ise büyük bir umutsuzluk vardı. Ben hayatımın her anında umudu gördüm belki de beni dik tutan şey umudun sürekli bir yerlerde bizi izliyor olduğuna inanmamdı. Konuşmalarında biraz bencillik birazda umutsuzluk vardı. İlişkimizin başından beri beni öz güvensiz, ezik, fikirlerini rahatça ifade edemeyen sönük olduğumla suçlardı. Tabi ki ben öyle biri değilim ancak bu suçlamaları istemsizce kabullendim çünkü bunun böyle olmadığını söylediğim zaman yeni bir tartışma çıkıp üzülecektik ben kendimden çok onun huzursuz olup tadının kaçmamsı için dediklerine inanmayarak da olsa peki dedim kendimi düzelteceğim dedim halbuki ortada kendimi düzelteceğim pek de bir şey yoktu. İçimde onu kaybedeceğime dair müthiş bir korku vardı.
  Bu korkunun da büyük bir etkisi vardı bütün tartışmalardan kaçınmak ve daimi mutluluğun olması için yoğun bir çalışmanın içinde bulunmamın. Tabi ki büyük bir çoğunluğun önce kendisini düşündüğünü unutmuştum. Art arda kulaklarımda patlayan "istemiyorum, seninle en küçük bir şeyi bile paylaşmak istemiyorum" sözleriyle mücadele ederken sıkıca tutunduğum umudu düşünerek mücadeleye devam ettim. İki gün sonra arkadaşıyla konuşup birlikte planladığımız bir süprizi gerçekleştirecektim.
   Sevdiği kafede geçirdiğimiz güzel günleri not aldığım küçük kartlar hazırlayıp içimden geçenleri yazdığım bir kağıt verdim ona. Biraz duygulandı açıkçası duygulanılmayacak gibi değildi güzel bir süpriz oldu onun için ancak pek de mutlu olmadı annesininde pek mutlu olmadığını anladım. Zaten annesi o kadar içimize girmişti ki aksini iddia etse de bariz bir şekilde kendini gösteriyordu. Umut dolu konuşmalarım bittikten sonra sıra onun umutsuzluk, bencillik ve acımasızlıkla dolu olan konuşmasına geldi sıra. Onu dinlerken sinirlendiğimi söylemeliyim biraz kendime biraz da ona sinirlendim en çok da kendime sinirleniyordum. Kendimi en başından beri tutarsızlıkla bezenmiş bir kadına nasıl bu kadar kaptırdığıma sinirleniyordum. Onun kadar nasıl bencil olamadığıma sinirleniyordum. Sevgim uğruna kendimden nasıl tavizler verdiğime sinirleniyordum ama bir yanım da hala onun için değer diyordu. Kalbime iki gün önce saplanan "istemiyorum" sözleri tekrardan saplanmaya başlıyordu. Güneşin doğuşunu yaşlı gözlerle beklediğim geceler aklıma geliyordu. Art arda yaktığım sigaralar aklıma geliyordu. Yorgun bedenimin soğuktan titreyen bir serçe misali titreyişi çıkmıyordu aklımdan. Artık kendime üzülmeye başlamıştım.

  Kendime uzun zaman önce verdiğim sözleri aşk adına nasıl sildiğim aklıma geldi ve bu sözleri daha sert bir şekilde verdim kendime bu sefer nasıl olması gerektiğini böylece çok daha iyi anladım. İnsanların gerçekten nasıl bencil ve acımasız olduğu gerçeği beni üzse de böylesi bir hayatta nasıl bir tavır almam gerektiğini çok iyi anladım. Şimdilerde hala içimde tuttuğum umudu daha sıkı koruyarak onu gizliden gizliye besleyerek ondan güç almaya devam edeceğim.  Ancak bu sefer maske takacağım nasıl olsa bu acımasızlığa bir duruş sergilemek gerekiyor.

24 Ekim 2016 Pazartesi

Ölüm Gerçekten Ne Kadar Yakın? : 10 Ekim 2015

Ölüm... Herkesin çok iyi bildiğini iddiaa ettiği kutsal kitaplarda bile sürekli bahsedilen hayatımızın en yakınınında olan ve bizimle birlikte geldiği söylenilen korkunç karanlık. Tabi ki bu kimilerine göre bir başlangıç kimilerine göre ise büyük kaos. Belki bir çoğumuz onun yakınlarında olmuşuzdur ya da onun yakınlarımızı nasıl aldığını görmüşüzdür. Ancak onunla burun buruna gelenlerimiz ise çok daha azdır. Ben bu azınlığın içerisindeyim. O günden sonra hayatın gerçekten de ne kadar çabuk bitebileceğini ve kadar ciddi olduğunu anladım.

10 Ekim 2015... 102 insanımızı, kardeşimizi, arkadaşımızı kaybettiğimiz o an saat 10:04 vahşetin katliamın kendini gösterdiği, umutlarımızı, gençlerimizi yitirdiğimiz saat.. Elimde bir parça ekmek ve başımın ağrısını dindirmek içinde diğer elimde tuttuğum ve ekmeği yedikten sonra içeceğim ağrı kesici ilaç... İnsanların coşkulu bekleyişini izlerken, dillerinde coşkulu barış sloganlarını  dinlerken o ses, ateş, kan, insan parçaları... İşte o anda umuda ve barışa seslenen sloganlarımız yerini çığlıklar, feryatlar ve acı dolu dolu inlemelere bıraktı. O sırada refleks olarak olay yerine döndüğüm sırada ikinci bir patlama gördüm. Gördüklerim ateş ve dumanın ötesinde hava savrulan insan parçaları da vardı. O an dehşetin tam tarifidir. Feryatlar ve acı dolu inlemeler daha fazla duyulmaya başladı. Kendimi bilinçsiz bir şekilde patlamanın olduğu yere doğru koşarken buldum ve benimde onlar için bir şeyler yapmam gerektiği hissine kapıldım. 

Yapmalıydım da...

Koşarak bir şeyler yapmanın umuduyla gittiğim yerde kime baktıysam artık onlar için yapılacak şeylerin kalmadığını gördüm. Yardım etmek isteyenlerle dolup taştı ve ortalık bir o kadar silah sesleri ve yaralıların üzerlerine doğru atılan polislerin gaz fişekleri... Arkadaşlarıma doğru yönelerek koştuğum sırada ya bir üçüncüsü de burada patlarsa düşüncelerine kapıldım ve yakınımda bulunan insanları çimenlerin yoğun bulunduğu yerlerden uzak durmaları konusunda uyardım.

O an ölüme o kadar yakındık ki benimde bir an ölebileceğimi ve geride bıraktıklarımın neler hissedeceği ve ne yapacağını düşünmeye başladım. Ölmeseydim bile sakat kaldığım zaman nasıl bir hayat yaşayacağımı ve ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda koşarken kafamda bütün bunlar hızlı bir şekilde geçmeye başladı. Güvende olduğumuzu düşünsek bile hiç bir zaman güvende olmayacağımız hissi sarmıştı bizi uzaktan acı dolu kalabalığa dönüp baktığım sırada kafamın içinde o bütün soruların bir anda silindiğini ve o durum karşısında yaşamanın ne kadar utan verici olduğu hissine kapıldım o sırada hayatta kaldığım için utanıyordum.

10 Ekim 2015 saat 10:04... Dehşetin ve katliamın tarihi... O tarihten sonra bir çok şeyi anlamış oluyorsunuz aslında. Birilerinin  sadece şarkılardan duyduğu ve hayat standartları yerinde olan ve sadece can sıkıntısı sebebi ile depresif olabilenlerin ölüm hakkında ya da ölümün insanlara ne kadar yakın olabileceği hakkında bir fikir sahibi olduklarını düşünmüyorum. Çünkü ölüm gerçekten ciddiye alınabilecek bir olgudur. Bu hikayemi anlatmamdaki amacım ölümün ne kadar ciddi ve soğuk olduğu gerçeğini sizlerle paylaşmak istememdi. Hayatınızdaki her şeyiniz böylesi bir durudan uzaksa eğer ne kadar şanslı olduğunuzu bilin.

21 Ekim 2016 Cuma

Bir yanım melankolik...



Kendimi bildim bileli diye bir tabir vardır. Ben de işte kendimi bildim bileli insanların benim hakkımda söyledikleri şeylerden en önce geleni benim neşeli olmamdı. Yalan da değil hani gerçekten neşeli biri olduğumu ben de kabul ediyorum .Ancak bir yanımda ise derin bir depresif duyguların var olduğunu da adım gibi biliyorum. Buna bir çok etkeni var diyebilirim. Sadece bir kaçını sıralamak gerekirse; ailem, arkadaşlarım, aşklarım ve ben... Evet ben de buna en büyük etkenler arasındayım artık yavaş yavaş gerçekten de takıntılı biri olduğumu kabul ettiğimi göz önünde bulundurursak bu yaşadığım melankolik, depresif yanımın etkenleri arasıdayım.
Bu durum genel olarak yalnız kaldım zaman bana merhaba diyor. Çok da hoşlanmadığımı söyleyebilirim ama bazen bu duygu benim gerçekten içeride neler sakladığımı neleri gerçekten de nasıl gördüğü bana anlatan bir şey. Bir kaç arkadaşım bu yanımı hemen hemen bilir. Ancak bilmeyen büyük bir çoğunluk da var. Son günlerde yaşadığım ise, öz güvensizliğim ile mücadelemde nasıl başarılı olacağım konusu üzerine kafa patlatmamdı.
Özgüvensiz olduğumu düşenenler var bunlardan en başlıcası sevgilim. O gerçekten de öz güveni yerinde güçlü erkeklerden hoşlanıyor. Benim de bu şekilde olmamı istemesi ise gayet doğal. Bana bu durumda gerekli telkinleri vermesi ya da doğrudan bana söylemesi açıkcası bana gayette yardımcı oluyor hakkını yememek gerek tabiki
Kısa bir sorun var bazen öz güvensiz olduğumu kabul ederken bazende bunun tamamen bir saçmalık olduğunu düşünüyorum. Geçmişte şimdilerde başarılı olduğum bir çok konu var. Bunlardan biri şimdilerde bir türlü istikrarlı bir şekilde sahip olamadığım mesleğimi çok yeniyken icra edebilmemdi.  Yine bir çok konuda kendime güvenimin olduğunu düşünüyorum. Bazen kendi kendime öz güvensiz olduğumu kabul etmemdeki  sebeplerden en başlıcası öz güvensiz olduğumu sürekli söyleyenler diye düşünüyorum. Tabi ki bunların hepsini düşünüyorum. Onlara bunları söyleyebilir miydim ? Ya da söylersem bana ne olacağını biliyor ile bilmiyor arasında gidip geliyorum.
İnsanlara bir şeyler söylemekten çekiniyorum bu da aslında en büyük korkularımın aralanıp benimle yüzleşmemesinin önüne koyduğum bir barikat.İnsanlara bir şeyler söylemenin gerçekten de zor olduğu zamanlarda bir şeylerin anlatmak yersiz bir çaba gibi geliyor bana.
Gerçekten de söylemeli miyim ?
Söylersem eğer birileri mutlaka kendisinin haklı olduğunu kendini yırtarcasına bana anlatmak isteyecektir. Ya da gidecektir... Gitmelerinden çok korkuyorum evet özellikle de duygusal ilişkileri yakaladığım insanlar. Nedense bunu yapmayı alışkanlık haline getirmişlerdi.
Sürekli birilerinin gittiğine göre gerçekten ben de bir sorun var  mıydı?
Tabi ki oturup etraflıca düşündüğümde kendimi rahatlatacak şeyler bulabiliyorum. Onların -salt sevgililerimden bahsetmemekle birlikte diğerleri de buna dahildir- bende göremedikleri bir şeylerin olduğuna emin olmak için kendimi inandırmaya çalışıyorum. Mantıklı da düşünürsek evet bunun olduğuna gerçekten inanabilirim. Bende göremedikleri şey ise fedakarlıktı.
Hissettiklerimin, düşüncelerimin, ifade etmek istediklerimin kayalara vuran dalgalar gibi dağılmasından ve bertaraf edilmesinden gerçekten sıkıldım. Bütün bunların karşısında tabi ki bir takım önlemler almaya çalışıyorum ancak ne kadar başarılı olabileceğim konusunda bir fikrim yok söylenildiği "gibi yaşayıp göreceğiz".
Kendi kendime kaldığım zamanlar bu melankolik, depresif yanımla sohbet edebiliyorum. Ancak dışarıda beni gören insanlar daima o neşeli suratıma bakıyorlar belki de bazıları asla da bu yanımla tanışmayacaklardır. Tanıştırmak istesem bile buna inanmayacaklardır. Yine son zamanlarda kendi kendime edindiğim yeni tavrımla -ne kadar doğru yapıyorum hala bilemiyorum- yeniden sayfa açacak olursam eğer bu tavrımı yeni sayfamdakiler üzerinde küçük bir deney yapmak istiyorum. Olmazsa yeni bir sayfa daha açarım kendileri bilir...



İçerdeki sesimle merhaba !

Daha önceden defalarca blog açıp düşüncelerimi, hislerimi yazmak istedim. Ancak genel olarak yazmak istediklerimi nasıl yazacağımı, nerden başlayacağımı tam bilemediğim için bir türlü buna cesaret edemedim. Şimdilerde bu cesaretim toplayarak ve bunu yapmaktan gayet emin bir şekilde amatör yazı hayatıma başlıyorum.
Yazılarımda aşklarımdan, hissettiklerimden, düşüncelerimden sizlere kısa kısa bahsedeceğim. Blogumun ismini seçerken, hayatta yaşadığım olayların karşısında gerek kayıtsız kaldığım gerekse bizzat içinde bulunduğum durumların içeriden bir sesi olacaktır. Elbette ki bunları sesli bir şekilde söyleyebilirim ancak yargılayıcı, anlamamakta direten bu bizim yeni toplumsal hastalığımız karşısında “konuşmadıklarım” da var. İşte tam olarak konuşmadıklarımı sizlere paylaşacağım .
Bu başlangıç yazımı sadece bu blogu neden açtığımı, neden milyonlarca blog sayfasının içine benimde adım attığımı, buna neden ihtiyaç duyduğumu ve yapmak istediklerimin bir anlatası olmasını istedim . Buraya gelecek yazılarımın kaynağı bizzat yaşadıklarım ve hissettiklerimdir. Size içerdeki sesimle konuşamadıklarımı anlatmanın verdiği heyecanla merhaba !
 
Copyright © KONUŞMADIKLARIM | Theme by BloggerThemes & frostpress | Sponsored by BB Blogging